By Fethullah Gülen Hocaefendi
Seconds open to the deepest of divine beauties, minutes spent developing and unveiling the desires of the spirit(ruh), and eternalized hours broadening peoples’ hearts all suit the Light-Houses very well, being the world’s most beautiful places in our age.
The people who, having left their work, school or apartments, come running every evening to the Light-Houses as if having found an oasis in the desert, discover a deep sense of tranquility there. Diving into the special kind of enchanting feeling within these homes, they squirm away from the evil feelings and desires that attached themselves to their minds outside and feel as if they’ve achieved paradise itself. Every evening and signing off work, for those who frequent the Light-Houses, is a return to true life and recognition of their own selves. They experience a new ‘Posthumous Resurrection’(ba’sü ba’de’l-mevt) every twenty-four hours, travel the paradises within their own spirits(ruh) and smile at their colorful fortunes, losing themselves.
We all have our own profound grasp on what it means to exist in the shadow of these sanctified Light-Houses and to live a lifestyle measured according to a strict standard. There we gain a deeper understanding of life and see existence in a new light. Every day, we feel like walking corpses until the moment in which we arrive there, suddenly awakening as if having attained His Power’s divine breath(nefha). We sense an awakening to realms beyond and a transformation into a person of meaning(mana). Every minute spent within them, as if pieces taken from time’s infinitude, stir up feelings of eternity within our spirits(ruh) and pass through, breathing life into our hearts; they pass through and, living under these magical winds and mysterious influences, we feel and live in a strikingly different manner.
In this magical domain, we repeatedly attain the most unattainable pleasures and obtain the most dazzling sorts of contentment(itminan) and tranquility(sükûn), recognize and hear all things with a joy born from love and zeal(aşk u şevk), and mumble to ourselves: “I wonder if this life we live is the life of paradise?”
I have personally felt down to my nerves and blood the particular intonation and flowing times of those houses of Nur, which have continued their existence from the Age of Light till now under the secure flapping of Jibril’s wings.
Every time the stressful events surrounding us murmur with pain, our breasts(sine) fall silent in revolt, time crawls underneath us as if paralyzed, and our spirits(ruh) are mauled with the blackest despair, we have sprinted towards these sacred homes infused with the discourse(müzakere) of Allah’s names; sprinted and forced the secret doors of infinitude. We mumbled to ourselves of an ecstatic love and longing(aşk u hasret) in our hearts as if standing in a corridor formed by angels readying to mention(zikr) The Truth’s name and ecstatically lost ourselves through emotions most exciting.
As our existence and essence’s limits altogether melt away, we have sensed the obstacles between us and eternity vanish; in the minutes in which we give these Light-Houses their due, we have seen all things magically reveal their inner secrets, our spirits(ruh) fill with metaphysical beauties and our intellects reach realms beyond. Surely, we have all seen many houses, apartments, mansions and villas. Yet none of these have imparted upon me the feeling of contentment that these houses have, houses I liken to the ship Prophet Nuh sailed aboard in the flood, houses open to the hills of paradise despite bursting out from the land of despair and desolation. I believe that, even though familiarity(ülfet) and habituation in the Dunya defeats even the most effective pleasures, most dazzling tastes, most lively poems and sweetest melodies, they will all preserve their brilliant colorful shine and never lose their vibrancy to familiarity… all in these Light-Houses forever open to eternity.
Original:
Işık Evlerde Hayat
En derin ledünni güzelliklere açık saniyeler, ruhun isteklerini çoğaltarak ve inkişaf ettirerek geçen dakikalar, gönüllere genişlik salıp sonra da sonsuzlaşan saatler, çağımızda dünyanın en güzel, biraz da muhataralı yerleri olan “ışık evler”e çok yaraşır.
Her akşam, işinden, okulundan, dairesinden ayrılıp bir “vaha”ya koşuyor gibi, ışık evlere koşup gelenler, bu evlerin kendilerine has büyüleyici duygularına dalar, şurada-burada zihinlerine ilişen kötü duygu ve tutkulardan sıyrılır, başları Cennetlere ulaşmış gibi derin bir huzûra ererler. Her akşam ve her vazife dönüşü, ışık evlerin müdavimleri için, hayata yeniden dönüş ve kendilerini idrak ediş demektir. Onlar, her yirmi dört saatte bir kere yeni bir “ba’sü ba’del mevt” görür, ruhlarındaki Cennetlerde dolaşır ve renkli tâli’lerine tebessüm eder, kendilerinden geçerler.
Biz hepimiz, mabetleşen bu ışık evlerin gölgesinde var olmanın, yaşamanın, ümitlenmenin, ölçülü bulunmanın ne demek olduğunu daha iyi anlar, kendimizce hayatı daha derinden kavrar ve varlığı daha farklı buluruz. Güya her gün onlara ulaşacağımız “âna” kadar birer kadavraymışız da, onlara ulaşınca, Kudret’ten ilâhî nefhalara ermiş gibi dirilip, başkalaşıp ötelere uyandığımızı ve birer mânâ insanı hâline geldiğimizi hissederiz. Sanki onların içinde geçirdiğimiz her dakika, sonsuz zamandan bir parçaymış gibi, ruhlarımızda ebediyet duygularını deşer ve gönüllerimize hayat üfler geçer; geçer de bu sihirli esintilerin, bu tılsımlı tesirlerin altında hayatı, daha bir başka hisseder ve daha bir başka yaşarız.
Bizler, çok defa bu sihirli muhitte, hazların en erişilmezine, itminan ve sükûnun en baş döndürücülerine erer, her şeyi bir aşk u şevk neşvesi içinde tanır, duyar ve kendi kendimize: “Yoksa bu yaşadığımız hayat Cennet hayatı mı?” diye mırıldanırız.
Ben şahsen, ışık çağından bu yana, varlığını Cibril’in emniyetle açılıp-kapanan kanatları altında sürdüre gelmiş bu nurdan evlerde akıp duran zamanları, onların hususî şivesini her zaman kanımda ve âsâbımda hissetmişimdir.
Bizler, sağımızda-solumuzda bizi tazyik eden hâdiselerin dertle mırıldandığı, sinelerimizin isyanla sükût ettiği, zamanın, tıpkı meflûç bir insan gibi ayaklarımızın dibinden sürüm sürüm gelip geçtiği ve simsiyah yeislerin ruhlarımızı hırpaladığı hemen her zaman, Allah adının müzakeresiyle kanatlı bu mübarek evlere koşmuş; koşup sonsuzun sırlı kapılarını zorlamış; Hakk’ı zikretmek maksadıyla meleklerin teşkil ettiği bir korodaymışız gibi gönüllerimizin aşk u hasretini mırıldanmış ve en galeyanlı hislerle coşmuşuzdur.
Bizler, vücudumuzun, mahiyetimizin hudutları bütün bütün eriyerek, sonsuzla aramızdaki engellerin yok olduğu, her şeyin sihirli bir açılış, bir iç içe akış ve bir buudlanışla sırlaştığı bu ışık evlerin hakkını verdiğimiz dakikalarda, ruhlarımızın metafizik güzelliklerle dolduğunu ve akıllarımıza hep ötelerin gösterildiğini hissetmişizdir.
Hepimiz, pek çok ev, apartman, yalı, köşk ve villa görmüşüzdür. Ama, bunların hiçbiri bana, her zaman, Hazreti Nuh’un tufanlar içinde yol alan gemisine benzettiğim ve bir yeis-kasvet zemininden fışkırıp çıktıkları halde Cennet yamaçlarına açık olan bu evlerde duyup tattığım doygun hissi vermemiştir. Öyle zannediyorum ki, dünyada, en tesirli zevkler, en baş döndürücü lezzetler, en canlı şiirler, en tatlı mûsıkîler ülfete, ünsiyete yenilseler de, her zaman sonsuza açık bu ışık evler, gönüllere bakan derinlikleri ve gözleri kamaştıran renkleriyle ebedlere kadar pâr pâr parıldayacak ve ülfetler karşısında renk atmayacaklardır.